Sarıdibek (Korkan) Köyü’nde gelenekler…

Külyan Vadisinde Kış (Resim: Turabi Yurtsever)

4)KORKAN KÖYÜ’NDE SOSYAL YAŞAM VE KÜLTÜR

Köyde konuşulan dil; zazacadır. Köyün kendine has bir şivesi vardı. Bununla da diğer köylüler zaman zaman alay ederlerdi. Şive olarak kaba bir tonda Zazaca konuşulurdu.

Yine tüm köylüler; istisnasız Kürmanca’yı da eksiksiz konuşurlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki; özellikler 1950’lerden sonra tüm Karerlilerde olduğu gibi Korkan Köyün’de de insanlarımız hızla asimilasyona uğrayarak kendi dillerinden, kültürlerinde ve yaşam tarzlarından uzaklaşmışlardır.

Asimilasyon illeti;

 Köyde oluşturulan okul yoluyla Kürt Dili’nin aşağılanması ile asimilasyonla tanışan ilkler arasındayım. Asimilasyon yaşamın bütün evrelerinde devam ettirilirdi.

Okulda Kürtçe yasak olduğu gibi, evlerde de konuşulup konuşulmadığı konusunda çocukların bir bölümü öğretmenler tarafında ajanlaştırılarak takip ettirilirdi.

Askere giden gençler; kendi dillerinden, kimliklerinden uzaklaştırılarak devlete tapınma ve kullaştırılarak gönderilmekteydiler.

Benim yetiştiğim kuşakların bir bölümü kesintisiz 4 yıl askerlik yaparak sivil hayata karışmışlardı. Bunlardan biri de babam; Hüseyin Rıkoş’tur.

Sonraki jenerasyonlar da 2 yıl ve 1,5 yıl olmak üzere askerlik görevini yerine getirirlerdi.

Garip olan; halkımız kanıksamış bir tarzda askerlik yapmaya hazır durumda beklerdi. Askerlik yaptıktan sonra adam olma sınıfında sayılır, erliğine kavuşurlardı.

Oysaki askerlik; yukarda da belirttiğimiz gibi kullaştırılma, ömür boyunca tapınmayı süreklileştirme sistemidir.

Zaten askerliğin kendisi; bir talim ve terbiye sürecidir. Arzu ve istemlere uygun bir terbiye, boyun eğdirme, dayatmayı kabullendirme, biat ettirme eğitimidir.

 Diğer yönüyle devlette yer bulmanın yolu da Türkçe’yi bilmek, oku-yazar olmaktan geçtiğini de unutmamak gerekir. Bu sayılan nedenler asimilasyonun hem sürdürülmesine vesile olurdu hem de kalıcı etki yaparak kişi ve toplum üzerinde karakteristik olumsuzluğa sebebiyet verirdi.

Acı olan o ki, biz toplum olarak bunun bilincinde çok olmadık ve belki de çok sonradan bir kısmımız farkına vardık.

*    *    *

Başta da belirttim, asimilasyon kurbanları arasındayım.

İlkokula başlarken; ana dilimin yasaklanmasına nenem Rıkoş; isyan etmiş şiddetle tepki göstererek, “Torunumu benden koparamazsınız!” demişti.

Ama diğer büyüklerim buna gülmüş; “Rıkoş’a feqir a.” Diyerek es geçmişlerdi. Oysaki fakir ve anlamayanlar, bunu söyleyenlerdi, kendileriydi.

Yine 1950’lerde başlayan gurbet maceraları ve İstanbul’da iş arama girişimleri de asimilasyonu hızlandıran sebepler arasında sayabiliriz.

Başka bir etmen de 1950’ler de yaygınlaşan radyo yayınları her eve neredeyse bir radyo koyarak asimilasyon hızlandırılmıştır.

Tüm bunların da yetersiz olduğu düşünülmüş olacak ki, 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi sonrasında Kürt Coğrafyasında ki, tüm yerleşim yerlerinin ismi değiştirilmiş, Kürtçe çağrışım yapan tüm sözcükler, yasaklanmıştır.

Bu uygulama neticesinde; ‘Korkan’ adı da değiştirilerek; ‘Sarıdibek’ yapılmıştır.

Ve maalesef insanlarımız; uygulamalara boyun eğerek, büyük çoğunluğumuz da buna tabi olmuşuzdur.

Daha sonrasında gelişen iletişim araçlarının tümünde Türkçe konuşma mecburiyeti konulmuş, televizyon yayını da işin tuzu biberi olmuş, insanlarımız iştahla asimilasyona sarılarak kendi dili ve kültüründen kopmuşlardır.

Okullarda, radyoda, televizyonda, basın-yayında, devlet dairelerinde, açık ve resmi ibadetlerde, askerlikte, sağlık çalışmalarında, devletle olan tüm iletişim ve ilişkilerde bizim dilimiz yasak…

Kültürümüzün esemesinin okunmadığı, aşağılandığı bir Kürt dili ve kültürü var olabilir miydi?

Hâsılı asimilasyon illeti bizi böyle teslim aldı.

Bugünün Korka’nın da; Zazaca’yı konuşan çok az sayıda insan vardır, diyebiliriz. Konuşulan dil ‘Türkçe –Kürtçe’ karışımı neidüğü belirsiz bir dil oluşmuş.

Günlük ihtiyaçlar dâhilinde konuşulan bu karmaşa sözcük sayısı da oldukça sınırlı, çoğu sözcükler de müstehcendir.

Kültür yok olmuş, köklerden kopma gerçekleşmiş, dolayısıyla insanlığımızdan da çok şey yetirilmiştir.

Oysaki Eski Korkan Köyü’nde, gerçekten de bir cemaat ve o cemaatin de zengin bir kültürü vardı. Köylüler; odalarda toplanarak koyu sohbetlere dalar, üslupta da hataya asla düşülmezdi.

Kendi aralarındaki anlaşmazlıkların tümü, kendi kültürleriyle çözüme kavuşur, huzur bulurlardı.

Köyde yetişen önemli kişilik ve şahsiyetler de kültürümüzün yaşandığı o dönemlerde yetişmişlerdir. Maalesef sonrasında da bu önemli kişiliklere de rastlanılmıyor veya varlarda ben mi göremiyorum.

Keşke yanılmış olayım.

Klişe bir söz vardır; “Dil; kültürdür, topraktır, sudur, havadır ve bedendir. Bedenime dokunma!”

Oysaki sömürgeciler; her yerimize dokunmuşlardı, dokunmaya devem ediyorlar. Sömürgecilik, tecavüzdür. Bu tecavüzü kabul etmemek gerekir.

1940’lardan sonra tepkisel olarak davranıp “Biz Türk’üz, Orta Asya’dan, Horasan boylarından gelenleriz!” Diyenlerin hiçbir sosyolojik verileri yoktur.

Etnik köken; dildir, kültürdür, tarihi ve yaşam biçimidir. Bunlarda yetmez. Yaşadıkları coğrafik bölgenin bütünlüğü, genetik özellikler; etnik kimliği belirler.

Bir ayrıntı olarak, asimilasyon illeti;

Gerçektende asimilasyon; bir suçtur ve insanlığa karşı işlenen bir cinayet ve soykırımdır.

Asimilasyonda zorbalık, zulüm, inkâr ve yalan vardır.

Asimilasyona uğrayan, çirkinleşir.  Çünkü kendi doğal seyrinden koparak başkalaşma mecrasına giren toplum ve birey; zor kullanılarak, kandırılarak, aslının inkârı dayatılarak her türlü araç ve yöntemin kullanılması suretiyle yürütülmüştür.

Doğal mecrasından zorla koparılan toplumların, bireylerin; yapay mecralara mahkûm edilmesi durumunda o toplum ve bireylerin; gösterebilecek hal ve hareketleri garipliklerle doludur. Çünkü dünyaları karmaşık ve tezattır. Dolayısıyla verimsiz, sevimsiz, yaratıcılıkları yok edilmiş, biat karakterlidirler.

Asimilasyon sürecinde birey ve toplumlar; Stockholm Sendromu’nu yaşayarak cellâdına âşık karakterli birey ve toplumdan oluştuğu tespitiler arasındadır.

Onlar, artık asimilasyonu uygulayanlar kadar çirkindirler.

Asimilasyonu uygulayanlar; insanlıktan kopmuşlardır. Onlar, artık korkuya teslim, sevgiden mahrum, yaşamı yalana dayalı aklını ve enerjisini; farklılıkları kendisine benzetme ve o farklılıkları yok etmeye kullanır ve harcarlar.

Kendileri; büyük kayıp etmiş olurlar. Ancak adrenalinin yüksekliği, kin ve nefret giderek onları daha da azgınlaştır ve giderek aklın ve sağduyunun sesi de duyulmaz olur.

“Asimilasyon; bir insanlık suçudur!”, “Kimse bizden dilin eğitimini, Kürt dilinin okullarda eğitim dili olarak işlev görmesini beklemesin.”

Diyen sayın başbakana; bu asimilasyonu; KDV’siyle birlikte iade eder, alıp tepe tepe kullanmasını öneririm.

Dewa korkan’da inanç:

Karerlilerin tümünde olduğu gibi Dewa  Korkan’daki insanlar da; Kızılbaş – Alevi inancını yaşamaktadırlar.

Bu inanç hakkında kısa bilgiler verecek olursam;

İbadet; cem ile yapılır, pir ve rehber yürütücüdürler. Talip, pir ve rehber üçlüsü; inancın ve ibadetin vazgeçilmez özneleridirler. Birbirlerini tamamlayan, her biri diğeri için vazgeçilmez, olmazsa olmaz olandır.

Birbirleri için ‘gürüh- u neci’dirler.

Pir:

Köyde her ailenin bağlı olduğu bir ocak vardı. Köydeki ailelerden Feran ailesi ve kereşen aileleri; Bawa Mansuri Ocak’na, Qemanlar ise Kureyşan Ocak’ına bağlıdırlar.

Ocaktan her yıl temsilen bir zat pir olarak gelir taliplerini ziyaret eder. Taliplerin evlerinde müsait olanlarda cem yapılır. Cem yapılan evler genelde qurban kesilir, yemekler yapılır, tüm komşular davet edilerek, lokmalar getirilir, gülbank alınır. Cemin sonucunda lokmalar dağıtılırdı.

Pirin ziyaretinde taliplerin durumu değerlendirilir, küskünler barıştırılır, kusurlu olanlar eleştirilir. Ağır kusur işleyenler ikaz edilerek özür dilenmesi istenerek, tekrarından kaçınılması tavsiye edilirdi.

Ekonomik durumu iyi olmayanlara yardım edilirdi.

Her aile gücü oranında kendilerini ziyarete gelen Pir’e; ‘çıralık’ adı altında Gülbenk’ni alarak lokma olarak para verir, hayvan da lokma olarak sunabilirlerdi.

Bu söylediklerimiz hala da canlı olarak yaşanmaktadır. Tabi ki 50-60 yıl öncesine mukayese edildiğinde sistematik bir işleyişinin olmadığını görürüz.

Rayber;

Makam ve mevki olarak Pirden sonra gelen yol yürütücüsüdür. Aslında yol ve erkânı yürütmekte pirden önce talipleri yoklayan, onların durumunu rapor edendir.

Genelde Karer ve Korkan Köyü’ndeki aileler; rayber olarak Bawa Dewreşgewr Ocağı’na bağlıdırlar.

Rayber de yılda bir defa talipleri ziyaret ederek taliplerini; yol erkân yönüyle, komşuluk, akrabalık, müsahiplık, kirvelik, ailevi sorunları yönüyle durumlarını gözler, adeta rapor ederek pirlik kurumuna bildirmek durumundadır.

Rayberin tespitleri doğrultusunda kusurlu olan taliplerin durumları; pir ve rayber birlikte değerlendirmeye tabi tutarak kusurları oranında yaptırım uygulanır. Ağır kusurlu olanların durumu ise düşkünlüğe kadar vardırıla bilinir.

Genelde düşkünlük durumuna düşenler; zina işleyenler, eşlerini boşayanlar, özellikle evli kadınlarla ikinci evliliği yapanlar, Uyarılara kulak asmayarak yüz kızartıcı suç işleyenler, cinayet işleyenler, toplumda fitne fesatlık yapanlar ‘düşkün olma’ durumuna düşürülerek cezalandırılırlar.

Düşkün olma; yol ve erkândan çıkmadır. Düşkün olanın, lokması alınmaz, yenilmez. Kimseyle Müsahiplik, kirvelik gibi bağları olmaz.

Selam verilmez ve toplumdan izole edilerek yalnızlaştırılır.

Tabiî ki bu düşkünlük cezası; çok araştırılarak, başta pir ve rayber olmak üzere bir heyet tarafından verilir. Süreli olarak cezalandırılır, cezalandırma süresi içinde iyi hali görüldüğünde komşular ve taliplerin önerisi doğrultusunda kişi düşkün olma halinden azat edilebilinir.

Düşün olan, Hakkın Darına kaldırılarak orada dualar okunmak suretiyle düşkün olma halı kaldırıla bilinir.

Bu yaptırımların uygulanmasına tanıklık yapmış değilim. Ama cemaatlerde, cem toplantılarında bu söylediklerimiz hep anlatıla gelmiştir.

Cem;

Cem; sadece yakarış ve hakka yürümek de değildir. Cem; aynı zamanda yaşamın bir parçası, yargılama yeridir de. Canların, arınarak hakka ve hukuka yürüme anıdır.

Bu ibadette lokma vardır.

Lokma herkes için elzemdir, verilmesi gerekir ve paylaşımdır.

Cem, pirin yürütücülüğünde yapılan bir ibadettir.

Bizim dönemimizde, her ailede yılda en az bir veya iki kez cem yapılırdı. Adaklar kesilerek ziyafetler verilir, lokma dağıtılır, küs olanlar barıştırılır, zikir ve dualar edilirdi.

Bugünün cemleri; Cemevleri’nde yapıldığını görüyoruz.

İbadetin; Allah ile kul arasında mistik bir duyguya dayandığını biliyoruz. Dolayısıyla aleni ve açıkta yapılan ibadetlerin “gösterişe” girme gibi bir tehlikenin olduğunu düşünüyorum. Aleni yapılan ve giderek televizyonlarda gösterime giren cemlerin özelliklerinden çok şey yetirdiğini de vurgulamak gerekir.

Dewa Korkan’da yapılan cemlerde mistik ve platonik duyguların doruğuna varılarak ibadet yapılır, Allaha da yakarma ve yürüme öyle gerçekleşirdi.

Doğrusu, yapılan bu cemlerde duygusal haz ulaştığımı söyleyebilirim.

Kirvelik;

Önemli bir toplumsal bağdır. Kutsal bir ilişkidir, Duazde İmamlar’ın yüzsuyu hürmetine geliştirilen bir bağdır. Kirveler arasındaki ilişkide asla bir kemlik düşünülmez, düşünüldüğü takdirde telafisi çok zor ve kabul edilemez, olandır.

Kirvelik ilişkisi olan aileler; birinci ve ikinci derecede akraba bağı olanlar dahi birbirine kız alıp vermeleri kabul edilemez ve mümkün değildir.

Çocuklar kirvelerinin kucağında sünnet ettirilirdi.

Kirvelik bağı köyde hala kuvvetli sosyal bir bağ olarak yaşamaktadır.

Müsahiplik:

Kızılbaş- Alevi inancına tabi olmanın vazgeçilmeyen bir bağıdır.

Canlar müsahip olunca ahret kardeşi olurlar. Eşler karşılıklı olarak kardeşten de öteye kardeştirler.

Müsahiplık; yakın akrabalar arasında olmaz, uzak akrabalar tercih edilir. Bu bağı kuranlar arasında da kötülük asla düşünülmez. Kem gözle birbirine bakanlar, birbirleri hakkında kötülük düşünenler; asla af edilmez, cezası da büyüktür ve düşkün olamaya sebeptir.

Musahiplık bağıyla bağlı olanlar birbirine kız alıp vermezler. Cem ibadetine, canlar, (eşler) beraber katılmak durumdadır.

Müsahip olanlar; birbirlerinin her şeyine ortak ve kefildirler. Eşler; kardeştir, bu kardeşlik öyle bir kardeşlik ki, müsahip olanların çocukları ve birinci derece de akraba dahi evlenme şansına sahip değildirler.

Bu bağın Korkan Köyü’nde yaşandığı ve yaşamakta olduğu gerçeği de bilinmektedir.

Dewa Korkanda Şehitlere Ziyaret ve Qurban adamak:

Kızılbaş-Alevi Kürt İnancında; dağlar, sular, su kaynakları, ağaçlar, ormanlar ve bitkiler kutsal olarak görülür. Yüksek dağların doruklarında yatırlar, evliyaların mezarları olduğuna inanılır.

Karer Bawa Dağı’nın doruğunda; “Karer Bawa”, Bandır Bawa Dağı’nın doruğunda; “Bandır Bawa” Ziyara Dikan, Gülüşa gibi ziyaretler vardır. Yine Goşan Mezrası’nın karşısında “Şehid é Qawax” Ziyareti bulunmaktadır.

Her yıl bu ziyaretlere hem köyden hem de köy dışından çok sayıda insan ve aileler ziyareti gerçekleştirerek adaklar adanır, lokmalar dağıtılır, dilekler dilenir.

Ziyaretler genelde yaz ve sonbahar mevsimlerinde gerçekleşir.

Eski dönemlerde köylüler, yaylaya çıkma ve köye dönme zamanlarında da ziyaretlere çıkarak lokma dağıtır ve adak adarlardı.

Ziyaretlere çıkma ve dilek dileme geleneği halen devam etmektedir. Yaz ve sonbahar mevsiminde adaklar adanarak dağıtılan etler hem nefis hem de orada yaşayanlar için beslenme kaynağını teşkil eder durumdadır.  

Komşuluk:

Koşulların zorluğu nedeniyle insanların daha çok birbirine gereksinim duydukları muhakkak. Köyün kuruluş döneminde komşuluk ilişkilerinin çok daha güçlü olduğunu büyüklerimizden hep duyardık.

O dönemde anlatılanları dinlediğimizde ortak paylaşım ve bölüşüm üzerine kurulan komşuluk ilişkileri, köylüleri yaşama bağladığını görürüz. Kızılbaş – Alevi inancının sosyal yapı üzerinde yaratmış olduğu etki neticesinde insanların; komünal, eşit ve özgür bir ortamda yaşamlarını idame ettirdiklerin söylemek mümkün. Köye yerleşim döneminde zengin olma hırsının ve hedefinin olmadığı, depolama ve saklama yönünde imkânların elvermediğini de görürüz.

Son 40-50 yıllık komşuluk ilişkileri değerlendirdiğimizde; insanların ve ailelerin giderek ilişkilerde izolasyonu yaşadıkları, yardımlaşmanın ve paylaşımın zayıfladığı gözle görünür niteliktedir.

Bir tarafta feodal zihniyetin olumsuzlukları diğer tarafta kapitalist zihniyetin getirmiş olduğu sahip olma hırsı, bireycilik ve küçük çıkarların toplumu etkileyerek komşuluk ilişkilerini de büyük oranda zedelediğini ve müşahede edilmekte olduğu tespitler arasındadır.

*   *   *

Ortaklaşarak, hayvan sürülerini oluşturup meralarda gütmek ve otlatmak için çoban tutmak, sırayla hayvan nöbetine gitmek gibi işler komşular arsında en çok başvurulan yardımlaşmaydı. Sürülerdeki süt hayvanlarının sağımı da, ‘beri’ denen sağım iş birlikte yapılarak yerine getirilirdi. Kanımca bu yardımlaşma yakın zamana kadar da devam etti ve etmektedir.

Sulama arklarını birlikte açma, temizleme işi de köylüler ortaklaşarak yaparlardı.

Acılar ve sevinçlerde de ortak olma konusunda köylüler; gayet duyarlı davranarak ortaklaşırlardı.

Ama şunun altını çizmekte fayda var gibi.

Dewa Korkan’ da komşuluk ilişkileri giderek bozulmuş, insanlar da giderek birbirine yabancılaşmış, uzaklaşmıştır.

Yardımlaşmanın çok samimi ve karşılık beklemeden yapılması konusunda ciddi erozyonun olduğu gözlemlerim arasındadır.

Komşuluk ilişkilerinde yaşanan sıkıntıların nedenleri çok farklı olmakla birlikte özet olarak başlıklar halindeki sebepleri şöyle sıralayabiliriz.

-Asimilasyona uğrayarak, aslından uzaklaşma ve kopma.

-Köylünün feodal zihniyetinden gelen kıskançlık, menfaatçilik ve sahip olma hırsını dizginlenememesi.

 

Hasan Hoca, 28.09.2011

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>